10 Mayıs 2015 Pazar

Annesiz Annelere İthafen...


O anneler ki; bahçelerinin en nadide çiçeğini –annelerini- kaybetmiş ve bahçelerinin eski coşkusunu yitirmişler. 

anneler ki, anneliği öğrenemeden annesiz kalmışlar. 

Onlar kendi annelikleri konusunda hep eksik…hatalı…tam olmamış…hissederler kendilerini. Çünkü onlar anne olma konusunda annelerinin tedrisatından geçememişler, deneyiminden yararlanamamışlar, neyi doğru neyi yanlış yaptıklarını annelerinden duyamamışlar, içlerini rahatlatacak anne onayını alamamışlardır. Bebek nasıl tutulur, nasıl yıkanır, nasıl doyurulur, doyup doymadığı nasıl anlaşılır, hangi ağlama ne anlama gelir bunu annelerinden öğrenememişler. Belki kitaplardan, belki bir aile büyüklerinden ama annelerinden değil… en çok yanında olmasını istediklerinden değil…en güvendiklerinden değil…yanında kendilerini utanmadan, sıkılmadan, yük oluyor muyum endişesi duymadan bırakabildiklerinden değil…  

İşte o yüzden çocukları onlar için yutkunamadıkları bir yumrudur boğazlarında hep. Hem annesizliğin ne olduğunu bildiklerinden hem de taşıdıkları ruhsal yükü çocuklarına da yük edebileceklerinden korktuklarından. Farkında olmadan da olsa çocuklarını yaralarının merhemi yapma endişesinden. 

Çocuklarının hayata tutunma konusunda yaşayabileceği en ufak bir sendelemeyi kendilerinden bilecek kadar bir suçluluk taşırlar ruhlarında. Yaralarının üstündeki kabuk  kalkar, çocuklarının en ufak bir endişeli, ürkek, güvensiz tavrında.  

Neden biliyor musunuz?  

Çünkü bilirler; kimseyi içine almaya cesaret edemedikleri ruhlarının arka odalarına sadece çocuklarını soktuklarını, oradaki yıkık dökük harabeleri, korktukları canavarları, kıskandıkları prens ve prensesleri sadece onlara gösterdiklerini.  

Çünkü bilirler; kimseye göstermeye güvenemedikleri boşluğu sadece çocuklarına gösterebildiklerini hem de onu taşıyıp taşıyamayacaklarını düşünmeden.  

Çünkü bilirler; hüzünlerini sadece çocuklarının yanında yaşayabildiklerinihem de en deriniyle.  

Çünkü bilirler; hırçınlıklarının en çok çocuklarını vurduğunu.  

Çünkü bilirler; korkularının en derin şekilde çocuklarını şekillendireceğini.  

En önemlisi de istemeden bile olsa yaralı ruhlarının öyle ya da böyle çocuklarında iz bırakacağını bilirler.




Uzman Psikolog Hülya Macit



RADİKAL'de yeni yazım!

http://blog.radikal.com.tr/saglik-guzellik/cinsel-yasaminiz-acaba-size-bir-sey-anlatmaya-calisiyor-olabilir-mi-99646

www.hulyamacit.com

30 Nisan 2015 Perşembe

YABANCILAŞMAK



 Yaşamla ve hatta kendinle aranda hep bir mesafe taşımak...bu kimileri için daha görünürdür. O hep sessiz sakin bir yaşam sürer, etliye sütlüye karışmaz, insan içine pek girmekten hoşlanmaz. Başkaları da onu hep böyle tanımlar. Fakat kimileri şaşalı yaşamayı sever, çok arkadaşı vardır, çok başarılıdır, hep bakımlıdır, hobileri vardır, spor yapar vs. Hayatının teması "çok"lar ve "en"lerdir. O hep herşeyin en çoğuna ve en mükemmeline sahip olmak zorundadır. Zorundadır çünkü diğerlerinin onu ancak böyle kabul edip seveceklerine inanır. Çünkü büyürken hiç koşulsuz bir kabul ve sevgi almamıştır. Dolayısıyla buna ulaşmanın tek yolu hep mükemmel şekilde parlak olmaktır. Başkalarının kabul ve onayı o kadar ön plandadır ki aslında kendisi yoktur ortada. Diğerlerinin beklentilerinin esiridir o. İşte asıl yabancılaşma bu değil midir?

                                                                 
                                                                   Uzm. Psk. Hülya Macit
                                                                    www.hulyamacit.com
                                                                    

28 Nisan 2015 Salı


          


 Genel olarak toplumda zeka geriliği ebeveynler için utanılacak bir durumdur. Bu yüzden de bir an önce bunun çareleri aranarak bu istenmeyen durumun çok da dallanıp budaklanmadan ve duyulmadan halledilmesine yönelik girişimlerde bulunulur. Fakat diğer uçtaki üstün zekalı çocuklar aileler için gurur kaynağı olarak algılanır. Malesef bu algı bu çocukların da desteklenmesi gerektiği gerçeğinin göz ardı edilmesine sebep olabilmekte. Oysa ki tıpkı normal IQ nun altındakiler gibi üstünde olanlar da toplumun genelinden farklılıklarına bağlı olarak sıra dışıdırlar ve bu sıra dışılıkları onlarda da uyum sorunlarına sebep olur. Onların da desteklenmeye ve özel eğitime ihtiyaç duyduğunu unutmamak lazım. 

Berat Hazıray'ın aşağıdaki yazısı üstün zekalı çocukları ve karşılaştıkları güçlükleri tanıtmak adına oldukça faydalı bir yazıdır.

Öğretmenler ve aileler için üstün yetenekli çocukları tanıma kılavuzu

Merhaba, bu yazımda geçen yıl gittiğim “Üstün Yetenekli Çocuklar” konulu eğitimin notlarını sizlerle paylaşacağım. 12 Hafta süren bu eğitimden çok şey öğrendim. Hem üstün yetenekli öğrencileri olan öğretmen arkadaşlarım, hem de üstün yetenekli çocukları olan anneler için bu paylaşımın faydalı olacağını düşünüyorum.

“Eşit olmayanlar için, eşit muamele yapmak, en büyük eşitsizliktir.”

Ülkemizde çoğu zaman “üstün zeka” olarak ifade edilen bu kavram, maalesef tam anlamıyla söylemek istediğimizi anlatmıyor. Aslında “Üstün yetenek” demek çok daha doğru.
Zeka, elle tutulup, gözle görülmeyen fakat var olduğuna inanılan bir güçtür. Doğuştan gelir. Bunun yanında, belli dönemlerde belli noktaları kaçırmamak gerekir. Uygun şartlar ve uyarıcılar zekayı besler. (aile, okul ve kitle iletişim araçları)
Yapılan gözlemler gösteriyor ki beyin gelişiminde zamanlama da çok önemli. Beyni zamanında uyarılan çocuklar daha iyi ve kolay öğreniyorlar. Çocuklar için 0-6 yaş dönemi çok kritik bir dönem. O dönemde öğrenme kapasiteleri çok yüksek. (Bizden dört kat daha fazla).

Üstün zeka nedir?

  • Zekâ testlerinde 130 IQ puanı geçen kişiler üstün zekâlı olarak kabul edilirler.
  • Üstün zekânın rakamlarla belirlenmesinin çok zor olduğuna inanılır.
  • Üstün zekâ, genel zihinsel, özel akademik, yaratıcı-üretken, liderlik sanat veya psikomotor alanlarında üstün özellikler göstermek olarak tanımlanır.
  • Yirmi birinci yüzyıla yaklaşıldıkça üstün zekâ tanımları daha da liberalleşti, “üstün zeka” “üstün yetenek” olmaya başladı.
  • Amerika Birleşik Devletleri Üstün Zekâlı Çocuklar Ulusal Konseyi üstün zekâlı çocuğu;  “ Bir ya da daha fazla alanda olağanüstü performans gösteren veya olağanüstü potansiyeli olan birey” olarak tanımlamıştır.
  • Bilim ve Sanat Merkezleri Yönergesinde ise “Üstün veya özel yetenekli çocuk, özel akademik alanlarda veya zekâ, yaratıcılık, sanat ve liderlik kapasitesi yönüyle yaşıtlarına göre yüksek düzeyde performans gösteren ve bu tür yeteneklerini geliştirmek için okul tarafından sağlanamayan hizmet veya faaliyetlere gereksinim duyan çocuktur.” diye tanımlanmıştır.
  • Üstün zekânın tanımı konusunda henüz evrensel düzeyde bir tanıma ulaşılmış değildir.

6 Tip üstün yetenekli çocuk var!

  • Başarılı üstün zekalı çocuk – Küçük yaşta desteklenmiş, sistemi biliyor, keşfedilen ideal öğrenciler
  • Yaratıcı/ hırçın – İnatçı, alaycı, otoriteyi sorgulayan, riskleri seven ve olumlu davranmayan
  • Saklı bahçe – Potansiyelini saklayan, güvensiz, endişeli, bir anda başarı düşüklüğü yaşayabilir.
  • Okulu bırakanlar – Agresif, akademik başarılı değil, geç tanınır, özel yetenekleri var ama okul onları takdir etmiyor.
  • İki kere tanımlanmış – Üstün zekaya ek olarak öğrenme güçlüğü ya da fiziksel engelleri var, parlak fikirliler, dağınıklar, çok stresliler, 2dk. yerinde oturamazlar, defter tutamazlar, toplum dışlıyor, okulu bırakabilirler.
  • Otonom öğrenciler – Sayıları az, okul başarısı yetmiyor, okul sadece bir araç, öğrenmeyi seviyorlar, bize ihtiyaçları yok, erken yaşta üst düzey başarılar sağlıyorlar.

Üstün yetenekli diye tanımladığımız çocukların özellikleri neler?

  • Sağlık açısından normalin üzerinde bazı özellikler gösterirler. ( Kokulara, seslere daha duyarlıdırlar)
  • El göz koordinasyonları ve refleksleri daha gelişmiştir.
  • Küçük yaşta bazı ağır kavramları sorgularlar. (Ölüm)
  • Mantıksal muhakemeler kurabilirler.
  • Problem çözme becerileri gelişmiştir. (Karmaşık problemleri kolaylıkla çözerler.)
  • Yaratıcı düşünürler. (Sınıf ortamını zorlayan fikirleri olabilir.)
  • Ayrıntıları görürler, onlar için detaylar önemlidir.
  • Sayılar, matematik ya da okumaya yatkındırlar.
  • Yazarken sıkıntı yaşayabilirler çünkü çok hızlı düşünürler.
  • Okumayı öğrenirken ses temelli öğretim yerine, cümle temelli öğretimde daha başarılı olurlar.
  • Hafızaları çok kuvvetlidir.
  • Çok fazla meraklıdırlar ve çok soru sorarlar. ( Amaçları konuyu dağıtmak değildir, fakat hep öyle algılanır.)
  • Sözcük hazineleri çok fazladır.
  • Zaman kavramı erken gelişir. ( Saati çabuk öğrenir ve zamanı hissederler.)
  • Mekan duyguları gelişmiştir. ( yer, yön, sağ, sol…)
  • İki işi aynı anda yapabilirler.( Dinler ve bir yandan da resim çizebilirler.)
  • İçten denetimlidirler. Yapmak istiyorlarsa yaparlar.
  • Empati yetenekleri gelişmiştir.
  • İkna güçleri yüksektir.
  • Dikkat süreleri uzundur.
  • Gelişmiş bir mizah yetenekleri vardır.
  • Yüzsek amaç ve idealleri vardır.

Üstün yetenekli çocukların yaşadıkları başlıca sorunlar nelerdir?

  • Öğretmenleri onları ukala bulabilir.
  • Arkadaşları dikkat çekmek istediklerini sanabilirler.
  • Müfredatın %35 – %50’sini bilerek gelirler.
  • Eğitim sistemindeki tekrarlardan sıkılırlar. ( Kendi öğrenmelerinin hızında eğitim alamadıkları için okuldan nefret edebilirler. Hatta fark edilip ona göre bir farklılaştırma yapılmazsa eğitim hayatlarını bırakabilirler.)
  • Spesifik geri bildirimler beklerler.
  • Düşüncelerini ifade ederken sözlerinin kesilmesinden çok rahatsız olurlar.
  • İlgi ve merakları çok fazla olduğu için maymun iştahlı oldukları düşünülebilir.
  • Okul kuralları ve öğretmenlerini çok sorgularlar.
  • Yaşıtlarından çok büyük çocuklarla ve yetişkinlerle arkadaş olmak isterler.
  • Bağımsız olmak ve tek çalışmak isterler. ( Zaman zaman buna izin verilmeli. Sürekli gruba dahil edilmeye çalışılmamalıdır.)
  • Özgüvenleri ya çok yüksek, ya da çok düşük olurlar. ( Çevre ve öğretmen çok önemli)
  • Haksızlığa hiç tahammülleri yoktur.
  • Mükemmeliyetçidirler.
  • Dünyaya karşı duyarlıdırlar.

25 Nisan 2015 Cumartesi



Tek "Duygu" ile koskoca bir "Hayat"..........


Sadece tek bir duygu hissederek bütün bir hayatı yaşayabilen insanlar var mıdır?
Cevap: Evet vardır.
Hepimizin hayatında bunu çağrıştıran karakterler eminim ki vardır. Ama az ama çok. Bu karakterler "öfke" dışında başka bir duygu pek hissetmezler."Suçluluk" veya "hüzün" gibi daha olgun mertebeden duygular deneyimlememişlerdir. Aslında başka duyguları elbette tanırlar. En iyi tanıdıkları hatta asla karşı karşıya gelmek istemedikleri hayal kırıklığı, korku, çaresizlik, ümitsizlik......Bu duyguları deneyimleme süreleri bazılarında "hiç" bazılarında mili saniyedir.......Mili saniyeler içinde bu duyguların üzeri kapatılır......öfke ile ambalajlanır. Sonuçta elde var yine ÖFKE. Öfke ve onun kardeşleri; nefret, kıskançlık, haset.....

Arkalarında bıraktıkları leşlerin haddi var hesabı yoktur pek tabi......ama bunun için üzülecek halleri mi var? Onu da leşler düşünsün.....

        Uzm. Psikolog Hülya Macit     

                                                                                                         www.hulyamacit.com
                                                                                                                    
   

24 Nisan 2015 Cuma

 






         Unutmayın ki.........







                                                                                                               www.hulyamacit.com
                                                            

23 Nisan 2015 Perşembe



"Ne yaşantıladığımızdan çok, yaşantıladığımız şeyi nasıl algıladığımz yönetiyor ilişkilerimizi".


Kişinin "kendini" nasıl algıladığı, "ötekini" nasıl algıladığı, "kendi ve öteki arasındaki etkileşimi" nasıl algıladığı onun ilişki senaryosunu belirler. Her etkileşimde -özellikle de uzun soluklu yakın ilişki içinde olunan kişilerle- bu senaryo aktifleşir. Bu senaryoda ötekine verilen rol zaten başından bellidir. Sırada sözel ve sözel olmayan mesajlar yollayarak onu senaryodaki role hazır hale getirmek vardır. Sonuçta rol oynanır -oynatılır- ve senaryo pekiştirilir. "Ben zaten böyle olacağını biliyordum","senin de diğerlerinden bir farkın yok", "sana güvenilmeyeceğinin daha en başından farkındaydım" gibi ifadelerin altında yukarıdaki süreç yatar.
Kişi kendi bile farkında olmadan "ötekini" kışkırtarak karşılık vermesine yol açar. "Öteki" bu manipülasyona kayıtsız kalamayarak yıkıcı bir oyunun içine çekilir çoğu zaman. böylece kendini gerçekleştiren kehanet gibi kşinin kendisi ile ilgili algısı ve diğerlerinin kendisine nasıl davranacaklarına dair beklentileri onaylanmış olur.
Uzm. Psikolog Hülya Maci


"Geçmişimiz bugünümüz üzerinde ne kadar etkiliyse bugünümüz de geçmişimizi yeniden yapılandırmamızda o denli etkilidir."

Geçmiş yaşantılarımızın özellikle de erken çocukluk yaşantılarımızın bugün hayattaki duruşumuzu şekillendirdiği artık tüm psikoloji kuramlarının ortak paydası. Fakat şu da bir gerçek ki; çocuklukta yaşadıklarımızla kalmıyor deneyimlerimiz ve bu deneyimler sonucunda bambaşka bir farkındalık düzeyine ulaşabiliyoruz. Geçmişe dair anılarımıza geri dönüp bakarken de işte bu yeni farkındalık düzeyinin gözlüklerini kullanıyoruz. Bir zaman bize yaşattıklarından ötürü nefret ettiklerimizi belki de affedebiliyoruz. Çünkü deneyimlerimiz onu daha iyi anlamamıza, onu kendi hikayesi içinde değerlendirebilmemize olanak sağlamıştır. İçindeyken öfkeli, kaygılı, baskılanmış, hayalkırıklığına uğramış, haksızlığa uğramış vs. hissettiğimiz durumları gülümseyerek hatırlayabiliuoruz. Daha da ötesi bizi ne denli zenginleştirdiğini keşfedebiliyoruz.
Tabii tersi de mümkün; çok sevdiğimiz, saygı duyduğumuz, idealize ettiğimiz birinin bize aslında zarar verdiğini farkederek ona karşı öfke duyabiliyor ve pişmanlık duyabiliyoruz. Kendimizi güçlü zannettiğimiz anlarda aslında ne denli zayıf olduğumuzu, zayıflık zannettiklerimizin ne kadar normal olduğunun farkına varabiliyoruz. Siz de bugünün penceresinden geriye dönüp bakınca böyle yüzlerce farklı örnek bulabilirsiniz.
Demem o ki; yaşam serüveni ölüme kadar devam eden kümülatif bir seyirdir.
Uzm. Psikolog Hülya Macit
www.hulyamacit.com

STEREOTİP



Etnisite, ırkçılık, mezhepçilik, milliyetçilik, cinsiyetçilik vs..Bunların altında yatan süreçleri hiç merak ettiniz mi?

STEREOTİPLEŞTİRME......
Stereotipler, bir grup insanın bir başka grubun kişisel özellikleri hakkında paylaşılmış inançlarıdır. Belirli bir meslek grubu veya etnik grup hakkında bir takım stereotiplerin ortaya çıkması, bazı insanların bu grup altında tasnif edilmesine bağlı olarak gerçekleşir. Bu etkinlik, gurupları insanları objektif olarak betimlemeye yönelik zihinsel bir çaba olmayıp genellikle sosyal olarak güdülenmiştir. Bu demektir ki bir insan grubuna ilişkin stereotipler, bu gruptakileri betimlemekten ve göstermekten daha fazla bir işlev görürler ve gruplar arası ilişkilerde oldukça etkindirler.

Stereotipler, insan ilişkilerinde çoğu kez fazla düşünmeden kendiliğindenlikle kullanılır ve günlük dilde sürekli yeniden üretilir. Örneğin belagatini takdir ettiğimiz biri hakkında ‘ağzı laf yapıyor, tam avukat olacak adam’ dediğimizde avukatlar hakkında pek çok kişinin taşıdığı bir inancı, kısacası bir stereotipi yeniden dile getiriyor ve pekiştiriyoruz.

Stereotipler, kendini gerçekleştiren kehanet etkisiyle grupların kaderini etkileyebilir; örneğin, kadınların matematiğe ‘yatkın’ olmadıkları inancı, bir kız öğrencinin matematik derslerindeki başarısını ve motivasyonunu düşürür; şoförlük konusundaki ‘kötü şöhretleri’, bir kadının sürücülükteki performansını azaltmanın yanı sıra, kadınların araba sürme konusundaki istekliliklerini de azaltır.

Özellikle medyada en çok dikkati çeken stereotip sarışın kadın imajıdır. Genel olarak sarışınlar; aptal, entelektüel derinliği olamayan, dış görünüşüne odaklı kişilikler olarak algılanır.

Stereotipler çoğu zaman çeşitli ülke vatandaşları, çeşitli din mensupları ile ilgili bize pratik şemalar sunmaktadır. Dolayısıyla İtalyan, İngiliz, alman deyince zihnimizde bir imaj belirir. Fakat bunlar daha çok kalıp yargılara dayalı ve aşağılayıcı tarafı baskın olan şemalardır.

                                               Uzm. Psikolog Hülya Macit

YARIK RUHLAR



Neden bu kadar çok şiddet var günlük hayatın içinde? Neden rekabet ve hırs bu kadar değerler üzerinde söz sahibi olmaya başladı? Neden başkalarının hayatına karşı bu kadar duyarsızlık söz konusu? Neden bazı insanlarla tartışmaya girdiğinizde kendi algılarınızdan hatta hafızanızdan bile şüphe duymaya başlarsınız? Neden ilişkiler bu kadar kaotikleşti ve süresi kısaldı? Neden olaylara ötekinin gözüyle bakmakta bu kadar yetersizlik yaşanıyor? Neden artık bütün yaşam amacı sadece kendini iyi       hissetmek üzerine kurulu? Neden herkes sorumluluğu hep ötekine atma çabası içinde? Neden fanatizm ve vefa bu kadar birbirine karışmakta? Neden …
Bu uzayıp giden sorular listesinin cevabı belki de insan ruhunun sahip olduğu yarılmadır. Bu ruhsal yarılma insanoğlunun dünyaya geldiği andan itibaren nörobiyolojik gelişimine bağlı olarak oluşur ve en geç üç yaş civarında kapanması beklenir. Tabii kapanmış olması ideal olandır. Fakat derin bir yarık olarak kalması da mümkündür. Bu yarığın tamamen kapanması veya derin bir şekilde kalması iki uç durum olarak kabul edilirse bu iki uç arasında farklı düzeylerde geniş bir yelpaze söz konusudur. Bu yelpazenin bir ucu normalliğe öbür ucu belli bir düzeyde gerçeklikten kopmaya kadar uzanabilir. Bu da demek oluyor ki; genel popülasyon bu iki uç arasında yerleştiğine göre herkes bir noktaya kadar kişilik zaaflarına sahip. Bu zaaflara dair ne kadar farkındalık elde edilirse hem bireysel hem de toplumsal uzlaşı o kadar mümkün kılınabilir. Peki bu ruhsal yarılma nasıl oluşmaktadır?
Kişilik yapılanmasını basite indirgediğimizde şunu görüyoruz: bebek dünyaya geldiğinde dürtülerden müteşekkil bir varlıktır. Doğadaki diğer yaratıklardasn çok da farklı değildir. Fakat zamanla önce anne-çocuk ikili sistemi ile başlayan daha sonra da anne-baba-çocuk üçlü sistemi ile devam eden etkileşimler sayesinde bu dürtüsel vahşiliği ehlileştirmeye başlar. Yani gerçek hayatın sınırlılıkları sayesinde dürtülerini belli bir süre tutmayı, bekletmeyi hatta gerekirse bastırmayı öğrenir. Tabii bu süreci kimileri daha ılımlı bir atmosferde yaşantılarken -ki bunu anne ve babanın (ya da onların yerine geçenlerin) kişiliği ve buna bağlı çocuğa karşı tutumları belirler- kimileri bu kadar şanslı olmayabilmekte. Bu etkileşimlerin niteliğine hatta niceliğine bağlı olarak çocuk anne ve babasının zihinsel temsillerini ruh dünyasına atar. Peki ya çocuğun kendisiyle ilgili zihinsel temsili nasıl oluşacak? Çocuk kendisi dışındaki şeyleri gözlemleyebilme şansına sahip iken tüm bu matriksin içinde kendini görme imkanı maalesef yoktur. Kendisiyle ilgili algıları ancak onunla etkileşim içinde olan ilk bakıcısı -ki bu ya anne ya da onun yerine geçen başka bir kişidir-üzerinden dolaylı yoldan oluşur. Dolayısıyla çocuğun ihtiyacı olduğunda yanında olabilen, onu sükunetiyle teskin edebilen, ihtiyaçlarını sezebilen, zamanında karşılayabilen, ilgili, duyarlı, dingin bir anne çocuğa kendisinin iyi bir şey olduğunu hissettirirken, çocuğuna eş duyumla yaklaşamayan, sinirli, depresif, anksiyöz anne çocuğa kendini kötü hissettirecektir. Hatta bazen anne çok da olumsuz niteliklere sahip olamasa dahi çocuğa kendini kötü hissettirebilir. Örneğin anne çalışmak zorundadır ve küçük bebeğini bir kreşe veya bir aile büyüğüne bırakmak zorundadır. Anne için çok doğal gibi görünen bu olayı çocuk zihninde bir terk edilme olarak algıladığından, anne çocuğun zihninde bu olayla ilgili kötü bir annedir. Anne akşamları eve gelip çocuğuyla ilgilendiğinde, ona sarıldığında, meme verdiğinde bu kez çocuğun zihninde iyi bir anne olur. Çocuk bu anlık veya çok kısa deneyimlere bağlı olarak kendi yaşamış olduğu duyguya göre hem kendiyle ilgili algılarını ve hislerini hem de anne ile ilgili algılarını ve hislerini böler. İşte çocuğun zihnindeki bu iyi ve kötüden oluşan iki kutup yaşamın ilk döneminde birbirinden ayrı tutulur. Fakat nörolojik gelişimine bağlı olarak hafızası, muhakemesi vs. geliştikçe aslında deneyimlerini bütünleştirerek annesinin iyi ve kötü yanları olmasına rağmen tek bir anne olduğunu, kendisini de ne tümden kötü ve değersiz ne de tümden iyi ve muhteşem bir varlık gibi algılar. Artık zihinsel gelişimine bağlı olarak o da annesine karşı empatik olmayı öğrenmiştir denilebilir. Tabi tüm bu süreç ideal bir gelişim sonucunda gözlenebilir.
Fakat maalesef bu süreç her zaman böyle ideal şartlarda gelişmez. Ebeveynlerin kendi kişilik örüntülerindeki zaaflardan kaynaklanan, çocuğa karşı yetersizlikleri, ruhsal yapıdaki iki kutbun birleşmesine olanak sağlamaz. Bu iki kutbun birbirinden bu kadar uzak kalması da bünyelerindeki olumlu ve olumsuz duyguların birbiriyle nötralize olmasına imkan vermez. Dolayısıyla bu yapılanmaya sahip bireylerin hem kendilerine hem de kendileri dışındaki dünyaya dair algıları ve hisleri ya ak ya karadır. Yaşam felsefeleri "ya hep ya hiç"tir. Bir an başarılarını veya olumlu niteliklerini abartarak kendilerini dev aynasında görebilirken, en ufak bir hayal kırıklığında kendilerini berbat hissedip deprese olabilirler hatta intihara kadar gidebilirler. Aynı şekilde başkalarına karşı da böyle uç duygular hissederler. Bir an karşı tarafı kutsayıp, idealize ederken en ufak bir hatada yerin dibine sokup, nefret edebilirler.
Ruhsal yarık yüzünden birbirinden uzak duran iyi ve kötü duygular çok şiddetlidirler. Bu şiddetleri ve yoğunlukları yüzünden birey kötü uçtaki duyguları yaşantılamak istemez ve sürekli kendini iyi hissetmek için çabalar. Peki bunu başarmak için ne yapar? Öncelikle kişi içindeki iyi parçayı kötü parçadan ayrı tutmak zorundadır. Çünkü kötü parçadaki olumsuz duygulara dayanamaz. Orda değersizlik, yetersizlik, çaresizlik, umutsuzluk, suçluluk, korku vs. vardır. Bu parçayı kendi içinde tutmaya bile tahammülü yoktur. Bunu kendi dışına atıp kendinden uzaklaştırmak zorundadır. Bu da genel olarak yakın ilişki içinde olduğu bir kişidir. Örneğin; çift uzun zamandır mutsuz ve çatışmalı bir birliktelik içindedir. Kadın kocasına sürekli kendisini anlamadığını, ihmal ettiğini, yeterince duyarlı ve romantik davranmadığına dair şikayetlerde bulunarak onu bunaltıyordu. Hatta kendisini aldattığına dair şüpheleri bile vardı. Oysa erkek karısını seviyor ve onunla olması gerektiği kadar da ilgileniyordu. Evi ve işi dışında başka bir hayatı olmamasına rağmen kadın kendisiyle fazla zaman geçirmediğinden yakınıyordu. Durumun arka planına bakıldığında kadının çocukluk yaşantılarından kaynaklanan çok derin bir sevgi ve ilgi boşluğu vardır. Karşı taraf ne yaparsa yapsın bunu doldurması ve onu memnun etmesi imkansızdır. Kadın eşinin en ufak bir uzaklaşmasında kendini değersiz, çaresiz vs. hissetmektedir. Ama bunun sorumlusu asla kendisi değildir. Kesinlikle eşidir. İçindeki tüm olumsuz vasıfları ona yansıtarak kendi masumiyetini ve iyi hissetme halini korumaya çabalamaktadır.
Tabii böyle bir suçlama karşısında karşı taraf da bu yansıtılan nitelikleri üstlenir farkında olmadan. Erkek de kendini gitgide beceriksiz, yetersiz, ve kötü biri olarak algılamaya başlar. Daha fazla para kazanmak için ek iş yapar, ev işlerinde karısına yardım eder, ona pahalı hediyeler alır, romantik ortamlar hazırlar. Fakat kadının mutsuzluğu ve tatminsizliği gün geçtikçe artar ve erkek kendini daha da yetersiz ve değersiz hissetmeye başlar. Kadın erkeğe tıpkı kendi hissettiği gibi hissettirmeyi başarmıştır. Yani kadının içindeki kötü parça artık erkeğin içine atılmıştır. Daha sonra da bu yetersiz, değersiz erkekle birlikte olmaya devam ederek kendi iyi ve haklı yanını korumaya ve kanıtlamaya çalışır. Böyle her bakımdan yetersiz bir erkeğe katlanarak aslında ona bir lütufta bulunmaktadır. Fakat bunca şikayetine rağmen kadın kocasından asla ayrılmaz. Bu tür bağımlılıklar ayrılması en zor olanlarıdır. Çünkü, kişinin kendini görece daha iyi hissedebilmesi için diğerinin kötü görünmesine gereksinimi vardır.
Kişinin içindeki kötüden kurtulmanın en kolay yolu ise ötekini değersizleştirmektir. Böylece diğeri/diğerleri değersiz oldukları sürece kendisi görece de olsa değerini korumuş olur. "herkes o kadar aptal ki kendimi yalnız hissediyorum" diyen biri aslında kendi değersizlik duygularından kurtulabilmek adına herkesi aptal yerine koymaktadır.
Kendi iyi olma durumunu korumanın bir diğer yolu inkardır. Derin ruhsal yarılması olan kişiler ne kendilerinin ne de diğerlerinin iyi ve kötü yanları olduğunu aynı anda görmeye tahammül edemezler. Çünkü daha önce de bahsedildiği gibi yaşam felsefeleri "ya hep ya hiç"tir. Karşılarındakini iyi olarak algıladıkları zaman onu idealize ederler. Dolayısıyla onun bütün kötü özellikleri inkar edilip yok sayılır. Sonra en ufak bir olumsuzlukta bu kişi en dip noktaya kadar değersizleştirilebilinir. Bu durumda da tüm iyi yönleri inkar edilir. Hatta daha önce bu kişiyle ilgili hissedilen olumlu duygular da toptan inkar edilir. Örneğin iki arkadaş birlikte ortak bir iş kurarlar. Ortaklardan biri diğer arkadaşının ne kadar dürüst, ne kadar güvenilir, ne kadar becerikli biri olduğunu cümle aleme anlata anlata bitiremez. İlerleyen zamanlarda işle ilgili ortaya çıkan ufak bir problem kişinin arkadaşına karşı tüm duygularını aniden değiştiriverir. Bu sefer ortağının tam bir sahtekar olduğunu, kendisini nasıl dolandırdığını, ne kadar aptal ve tembel olduğunu anlatmaya başlar. Bu duygulardaki şiddetli geçiş o kadar barizdir ki kendisine daha önceki tutumu gösterilse bile sanki daha önce bunlar hiç olmamış gibi bir tavır sergileyebildiği gibi daha önceki hislerinin kendi saflığı ve iyi niyetinden kaynaklandığını da ifade edebilir. Tabii başka bir olay üzerine hisleri tekrar toptan olumluya da dönüşebilir. Doğal olarak öngörülebileceği gibi böyle bir kişiyle ilişkiyi devam ettirmeye çalışmak çok zordur. Karşı taraf kendiyle ilgili sabitliğini kaybeder ve çaresizlik çıkmazı içine düşer.
Bu ve benzeri ruhsal savunma mekanizmaları derin ruhsal yarılması olan bireylerin kendini iyi hissetmek adına kullandığı başa çıkma yöntemleridir. Ayrıca görüldüğü gibi bu kişiler mekanizmalarını kullanmak için hep bir diğerine ihtiyaç duyarlar. Dolayısıyla böyle bireylerle gerek partner gerek arkadaş gerekse de iş ilişkisi içinde olmak çok zordur.

Uzman Psikolog Hülya Macit

DEĞİŞEN IRKÇILIK


Yıllar önce THE HELP isminde bir film izlemiştim ve bu filmde ABD'deki ırkçılık değişiminin yapı taşı olarak "annelik" kavramını işlediğini gözlemlemiştim. Bir kere daha ANNE olmanın ne büyük bir kudret ve yük getirdiğini hissetmiştim. bireyler üzerinde ilk etkiyi yaratan anneler koca bir toplumun hatta tüm evrenin ruhuna şekil verme gücüne ve aslında sorumluluğuna sahip varlıklar. Bu hem güzel hem de ürkütücü değil mi?

Çok da uzak olmayan bir tarihte, Afrika kökenli Amerikalıların insandan bile sayılmadığı ABD'yi şimdilerde siyahi bir başkan yönetiyor. Duyguların Rengi (The Help) filmi bu değişimi sağlayan etkenlerden biri olan; beyaz bebeklere annelik yapan siyah kadınlar konusuna dikkat çekiyor. Filmin iddiası ulusu değiştirenin, siyahi bakıcıların büyüttüğü beyaz çocuklar olduğudur. Kendi anneleri tarafından ihmal edilen ve siyahi bakıcılarının insafına terk edilen bu çocuklar büyüdü ve 70'lerde politik bir nesil olarak siyah haklarına güçlü bir destek verdiler. Anne bildikleri insanların sırf derisinin rengi yüzünden aşağılanmasına karşı çıktılar. O dönem yaşananlar bize bugünün bakış açısıyla her ne kadar imkansız gibi görünse de onlar yaşandı ve farklı versiyonları hala yaşanmaya devam ediyor. Peki nedir Irkçılık?

Irkçılar doğuştan gelen, kalıtımla geçmiş özelliklerin biyolojik olarak insan davranışını,zihnini hatta değerini belirlediğine inanan kişilerdir ve Irkçı doktrin, insanın taşıdığı kanın ulusal-etnik kimliğinin belirleyicisi olduğunu iddia eder. Irkçı bir çerçevede insanın değeri bireyliğiyle değil, sözde “ırka özel toplu ulus”un üyeliğiyle tanımlanır. Bilim adamları da dahil olmak üzere, birçok aydın ırkçı yaklaşımı desteklemek için bilimsel olduğunu iddia ettikleri ama uzaktan yakından bilimsellikle alakası olmayan dayanaklar ortaya attı. Houston Chamberlain gibi on dokuzuncu yüzyıl düşünürlerinin Adolf Hitler kuşağı üzerinde önemli bir etkisi vardı.
Irkçılığın tarihi seyrine bakacak olursak milattan önceki çağlara kadar uzandığını görürüz. Eski çağlardaki ırkçılık, genel olarak eşitlik veya eşitsizlik olarak değil, toplumsal yaşamı düzenleyen tipik kabileci anlayışlar şeklindeyken Yunanlılarda durum farklılaştı. Mesela meşhur Yunan filozofu Eflatun (Platon)un aşağıdaki ifadeleri dikkat çekicidir: "Yunanlı olmayanlar, aşağı adamlardır. Bunlar için en büyük şeref Yunanlılar tarafından idare edilmektir. Çirkin, hasta ve cılız olanlara da yaşama hakkı tanınmamalıdır". Yunanlılarla başlayan bu algı Avrupa'da ortaçağa kadar fazla değişiklik göstermedi. Rönesans ve reform hareketleriyle birlikte başlayan aydınlanma ve coğrafi keşifler sonucunda, Avrupalılar o zamana kadar bilinmeyen yerlere gittiler. Bu durum, aynı zamanda farklı ırkların birbirleriyle tanışması demekti. Avrupalılar Amerika ve Afrika'da fizyolojik yapıları ve toplumsal yaşamları kendilerininkinden farklı olan insanlarla karşılaştıklarında şaşkına döndüler. Bu insanlar da iki ayağı üzerinde yürüyebiliyor ve konuşabiliyordu. Ne var ki, Avrupalı zihniyete göre bunlar insan değil, olsa olsa köle olabilirdi. Değer yargıları, renkleri, siyah ve sarı olan bu insanları, insan olarak kabul edemiyordu.
Amerika'nın keşfi ile Kızılderililere uygulanan asimilasyon, yine 19. ve 20. yüzyılda Amerika'da vuku bulan zenci aleyhtarı faaliyetler, kendi tarihi içinde ırkçılığın ulaştığı en yüksek noktalardan biridir. Bunun yanısıra Almanya'da Naziler,İtalya'da Mussolini, Doğuda İslavlar, asrımız ırkçılık faaliyetlerinin başını çekmişlerdir. Hatta Güney Afrika Cumhuriyeti bunu resmileştirerek, ırk ayrımını toplumsal ve siyasi kurumların temel ilkesi olarak kabul etmiştir.
Birleşmiş Milletlerin 1948'de yayınladıkları İnsan Hakları Beyannamesi'nde, bütün insanların ırk ayrımı gözetmeksizin eşit haklara sahip olduğu kabul edilmesine rağmen, ırkçılık faaliyetleri devam etmektedir.
Irkçılığın o katı zihniyetinden yavaş yavaş uzaklaşılmaya başlanınca ırkçılığın arka planıyla ilgili bilimsel çalışmalar yapılmaya başlandı. Gerçekleştirilen sosyal psikolojik araştırmaların büyük bölümü Amerika'daki siyah ırk karşıtı tutum ve davranışlara odaklanmıştır. Fakat genel olarak ırkçılığın tarihi seyrine bakıldığında aşağı görülen ırklarla ilgili olumsuz stereotipler oluşturulduğu görülür. Örneğin Birleşik devletlerde beyazların siyahlar hakkında köylü, köle, sadece beden gücüyle iş yapan gibi algıları vardır.
A.B.D de siyah karşıtı tutumlarla ilgili olarak yapılan araştırmalar bu yöndeki olumsuz tutumlarda 1930’lardan bu yana büyük bir düşüş yaşandığını belgelemektedir. Fakat açıktan açığa küçük düşürücü stereotipler, ad takmalar, istismar, zulüm, taciz, ayrımcılık gibi ırkçılık örnekleriyle karşılaşmamız, bu tür eylemler yasa dışı olduğu ve dolayısıyla toplum tarafından hoş karşılanmadığı için daha zordur. Pek çok insan pek çok ortamda bu şekilde davranmaz. Ne var ki ırkçılık gerçekte sadece şekil değiştirmiştir. Sosyal psikoloji içinde bu fikir yeni ya da modern ırkçılıkla ilgili bir dizi kuramın özünü oluşturmaktadır. Bu kuramlara göre insanlar hala içten içe ırkçılar.
Şekil değiştiren bu yeni ırkçılığın arka planında, uzlaşıya varamamış duygular ve inançlar söz konusudur. Bu da ; kişilerin kendilerinden aşağı gördükleri ırka karşı antipatileri ile modern dünyanın getirdiği insanların eşitliğine dair sahip olmaya başladıkları inançları arasındaki çatışmadır.işte bu içsel çatışmaya çözüm bulma çabaları üstü örtülü ama inceden inceye kendini hissettiren yeni bir ırkçı tutum doğurdu.
İnsanların genel olarak buldukları çözümler arasında şunlar gözlemlenebilir:
Başka ırktan insanlarla bir arada bulunmaktan kaçınmak,ırk konusundan kaçınmak ve ırksal farklılıkları tamamen yadsımak, farklı olan ırka karşı önyargılı yaklaşıldığı suçlamasını yalanlamak, ırksal bir dezavantaj yaşandığını yalanlamak ve böylelikle bu durumu düzeltici eylemlere ya da ırksal dezavantajları gidermeye yönelik diğer önlemlere muhalefet etmektir.
Sosyal psikolojinin önündeki zorlu görevİ yeni ırkçılığı saptayabilmektir. Gizli ve zor fark edilir ırkçılık analiziyle ilgili olarak bir dizi ölçek geliştirilmiştir. Fakat ırkçılığı saptamak için açıktan değil de örtülü ölçümlere gereksinim vardır. Çünkü açık ölçümlerde insanlar toplumun beklentilerine uygun şekilde cevap vermektedirler.
Önyargıyı ölçmenin bir yolu sosyal mesafeyi baz almaktır. Yani insanların psikolojik ya da fiziksel olarak birbirleriyle ne denli yakınlaştıklarına bakmak. Örneğin, ırkçı tutumlar aynı okulda okumak gibi toplumsal ilişkilerin mesafeli olduğu ortamlarda ortadan kalkmış gibi gözükse de, evlilik gibi sosyal mesafelerin kısaldığı durumlarda kendini gösterir. Yani bireyler kendilerinden aşağı buldukları bir ırktan biriyle evlenmekte rahat değiller.
Irkçılık ve önyargılı davranışı örtülü ölçme yollarından biri de kullanılan dilin içine sızmış sözcükleri ve deyimleri araştırmaktır. Eminim ki biraz düşününce burada kullanmak istemediğim onlarcası gelecektir aklınıza.

Bir diğer yötem; insanların bir dış gurubun özelliklerini betimlerkenki tutumlarını araştırmaktır. Kişiler genellikle bir dış grubun olumlu özellikleri hakkında konuşurken olayları basitçe betimleyen oldukça basit bir dil kullanırlar ve gurubun özelliklerini sadece içinde bulunulan duruma atfederler. Oysa grubun olumsuz özellikleri hakkında konuşurlarken bu olumsuz özellikleri içinde bulunulan spesifik bağlamdan çıkartarak genelleme eğiliminde olurlar.

Gizli ırkçılığın bir diğer ele vericisi de beden dilidir. Çünkü insanlar ağızlarından çıkan sözler üzerinde kontrol sahibi olabilirken sözel olmayan iletişim kanallarını-vücut dili- kullandıklarında kontrolü yitirirler. Bu kanallar altta yatan duygular ve önyargıların göstergesi olabilir.

Özetle, açık ırkçılık ve etnik önyargı yasalara aykırı olmasına ve ahlaki değerler açısından kınanmasına ve çoğu insanın bu değerlerle düşünüp hareket etmesine rağmen uzun bir tarihçesi olan bu önyargılardan soyutlanmak kolay değildir. Irkçılık inceltilmiş biçimlerde halen karşımıza çıkabilmektedir. Görünürdeki yüzeyin altında ırk ve kültür temelli düşmanlık uykuya dalmış gibidir fakat önyargının ifade edilmesini meşrulaştıran bir sosyal çevre veya siyasal rejim bunları harekete geçirebilir. Tarih sürecinde yaşanan pek çok soykırım bunun en açık delilidir.

             Uzman Psikolog Hülya Macit